birbirini hiç tanımayan iki insanın aynı hastane odasında karşılaşmaları ile başlıyor hikkaye. ikisi de hayatlarının son bir kaç ayını yaşadıklarını öğreniyorlar. çok zengin olan Edward Cole'un hayatta parasından başka hiçbirşeyi yok... Carter ise fakir bir araba tamircisi... üniversiteye devam ederken ve çok parlak bir geleceği olabilecekken, sevgilisinin hamile kalmasıyla çalışmak için okulu bırakmak ve bulduğu ilk işe girmek zorunda kalır. evlenir, çocukları olur. yıllar sonra hastane odasında felsefe hocasının verdiği ödevi hatırlar. "the bucket list" (öbür dünya listesi diyorlar filmde veya şimdi yada asla listesi). hasta yatağında eline kalem kağıt alıp bu listeyi yaparken, Edward bu listeyi görür ve listedekileri yapmak konusunda Carter'ı ikna eder. listelerinde neler yoktur ki; uçaktan paraşütle atlamak (çok komik bir sahneydi. "ben hayatım boyunca uçaktan korktum, şimdi senin aklına uyup birde atlamaya kalkıyorum" diyordu Carter. Edward atlıyor ama açılması gereken yerde paraşütü açmamakta direniyorduçok komikti), Taj Mahal' i ziyaret ettiler birlikte, çok şık bir restorana gittiler, orda Edward Carter'a şöyle diyordu en romantik sesiyle; "buraya pek çok kez geldim, ama ilk kez bir erkekle birlikte geliyorum"
dövme yaptırdılar, yarış arabaları ile yarıştılar. yol boyunca yeni maddeler eklediler listelerine.
filmin ana fikri "hayatın tadını çıkar" veya "hayatta yapmadığımız şeyler için pişman olabiliriz" yada "hayallerini gerçekleştirmek için gecikme" olabilir.
oyunculuklar harika. Jack Nicholson deli, çatlak, ukala bir karakteri çok iyi canlandırmış Morgan Freeman' a yorum yapmaya bile gerek yok. film duygusallığı yanında, ikilinin arasındaki diyaloglar sayesinde çok da eğlenceli. çok insanı sarsan, çok hayatın içinden bir film.